Orta Doğu ve Doğu Akdeniz havzasındaki ticari transit koridorlarını, çok uluslu askeri angajman kurallarını ve nükleer güvenlik tüzüklerini doğrudan etkileyen bölgesel normalleşme süreçlerinde yeni ve çok cüretkar bir siber/fiziki diplomasi dalgası başladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın, hafta sonu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yanı sıra Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Pakistan, Mısır, Ürdün ve Bahreyn liderleriyle gerçekleştirdiği kritik temasların ardından yaptığı "İbrahim Anlaşmaları'nı genişletelim" deklarasyonu, uluslararası ilişkiler masasında yeni bir egemenlik mücadelesinin fitilini ateşledi.
Gök mekaniği kadar hassas dengelere sahip olan Orta Doğu jeopolitiğinde, ilk temelleri 15 Eylül 2020’de Beyaz Saray’da atılan İbrahim Anlaşmaları (Abraham Accords), İsrail ile Arap dünyası arasındaki 26 yıllık diplomatik ve lojistik buz dağını eritmeyi hedefleyen kurumsal bir üst akıl projesi olarak tescillenmişti. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn ile başlayan; ardından ABD'nin stratejik Batı Sahra tesciliyle Fas’ı ve idari yardımlarla Sudan’ı içerisine alan bu normalleşme çemberi, an itibarıyla tarihin en büyük lojistik ve askeri genişleme baskısıyla karşı karşıya bulunuyor. Trump’ın "5 bin yıldır ilk kez bölgeye gerçek güç ve kalıcı barış getirecek" teziyle pazarladığı bu pakete, bölgenin makro askeri gücü Türkiye ile İslam dünyasının finansal merkezi Suudi Arabistan’ın dahil edilmek istenmesi, meclis dış politika odalarında çok çetin egemenlik tartışmalarına sebebiyet veriyor.
Ankara kulislerinden ve diplomatik bürokrasiden sızan ilk teknik analizlere göre, Türkiye’nin bu anlaşmaya dahil edilmesi yönündeki Washington baskısı, sadece ikili diplomatik ilişkilerin tesciliyle sınırlı değil. ABD ve İsrail ekseni; Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon enerji hatlarının lojistik güvenliğini sağlama almak, Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) gibi küresel ticaret rotalarının siber ve fiziki asayişini tescillemek adına Türkiye’nin jeostratejik konumunu bu paktın içerisine entegre etmek istiyor. Ancak sivil toplum kuruluşları ve dış politika komisyonlarındaki muhalif kanatlar, Doğu Kudüs ve Filistin’in egemenlik sınırları netleşmeden, İsrail’in bölgedeki askeri hamlelerine yasal meşruiyet sağlayabilecek böyle bir tüzüğe imza atılmasının, Türkiye'nin tarihsel ve kültürel dış politika doktriniyle kökten çelişeceği yönünde sert uyarılarda bulunuyor.
Cumhur ittifakı ve Beştepe bürokrasisi ise Trump’ın bu sarsıcı teklifine karşı "çok yönlü ve dengeli bir kazan" lojistiğiyle yaklaşma eğiliminde. Ankara, Washington ile yürütülen F-16/F-35 savunma sanayii tedarik süreçlerini, siber güvenlik iş birliklerini ve bölgesel terörle mücadele tüzüklerini elini güçlendirecek birer müzakere enstrümanına dönüştürmeyi hedefliyor. Riyad yönetiminin de bu normalleşme halkasına dahil olmak için ABD'den resmi bir savunma paktı ve nükleer enerji tescili talep ettiği düşünüldüğünde; İbrahim Anlaşmaları’nın yeni fazı, liderlerin iddia ettiği gibi romantik bir "inançlar arası hoşgörü" köprüsü olmaktan ziyade, küresel enerji ve silah kartellerinin Orta Doğu’yu yeniden dizayn etme operasyonuna dönüştüğünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.